...

Fethullah Gülen'in Vatan özlemi

24/7/2008 ·

F. Gülen'in vatan toprağına özlemi
Yıllık izinde yolu New York'a düşen gazeteci Nuray Başaran, sadece 2 saat mesafedeki Pennsylvania'ya gitti ve Fethullah Gülen'le off-the record görüştü. Başaran bu zor gerçekleştirdiği görüşmeyi Referans gazetesindeki köşesinde anlattı.

"Fettullah Gülen ile 1 saat 15 dakika (2)

Dün kaldığım yerden devam edecek olursam, ABD'ye gidenler bilir ana otoban yollarda numaralar vardır. Gideceğiniz yerin numaralarını öğrenir ve yolunuzu öyle bulursunuz. Elimdeki iki numara ile ben de New York'tan saat 16.00 sıralarında Pennysylvania'ya doğru yola çıktım. Numaralar bittiğinde elimdeki kağıttaki krokide, "benzin istasyonundan sonra sağa sap" diyordu ve adres orada bitiyordu. Buraya kadar geldiğimde anladım ki, Pennysylvania'da birine adres vermek, sokak ve kapı numarası vermek mümkün değil. Bu ormanın içindeki çiftlikleri gerçekten ancak iyi bir tarif ile bulabilirsiniz. Adres istediğimde bazı kişilerin, "Size o adresi vermek mümkün değil, bulamazsınız" diye cevap vermelerini şimdi daha iyi anlıyordum..
Neyse konuya dönersek, benzin istasyonunun sağından döndüğüm yol beni ormanın içinde her iki tarafında, "Office" yazılı küçük beyaz binaların bulunduğu ama içeri giriş için bir özel kapı korumasının da yer aldığı bir yapının önüne getirdi. Bu arada en önemli ayrıntı, bu iki küçük yapının yanında yükselen bir direkteki Amerikan bayrağıydı. Görüntü, burasının ABD'nin bir resmi binası olduğu izlenimi veriyordu. Ama tarif edilen yere de uygundu. (Bu arada sonradan öğrendim ki, kapıdaki ABD bayrağının bulunması, burasının özel olarak korunduğu anlamına geliyormuş.)
 
Doğru adres
Arabadan indim, "Office" yazılı küçük kulübeye doğru ilerledim. İçeride iki genç öğrenci duruyordu. Onları görür görmez anladım ki adresi bulmuştum. Derken kapıyı açtım ve bana Türkçe "hoş geldiniz" dediler. Doğrusu resmi bir binayı andıran bu yapının önünde ne bir koruma, ne de özel bir güvenliğe rastlamamak beni şaşırttı. Bir tek Amerikan bayrağı güvenliği sağlıyor olamazdı. Ancak sonra fark ettim ki, kapıda ciddi güvenlik kameraları mevcut. Elbette öğrenci olduğunu sandığım iki genç bana Gülen ile randevum olup olmadığını sordular. Ben de olmadığını söyledim. Kendimi tanıtıp görüşmek istediğimi, buraya tatile geldiğimi ve yarın da ABD'den ayrılacağımı söyledim. Elbette hemen olumsuz cevap verdiler. Ve eklediler: "Sizi hemen kabul edemez. Hem sağlık durumundan, hem de randevular günler öncesinden alınıyor. Hele röportaj, bu nasıl olur? Bugünden yarına� mümkün değil. Bunun için kendisinin özel bir hazırlık yapması gerekir. "
 
Günde 40 kişi ile görüşüyor
Aslında çok da haksız sayılmazlardı. Ankara'da bile röportaj yapmak istediğimiz kişiler bir iki gün önceden haberdar olmak istiyorlardı. Hatta neleri konuşacağımızın sorulması bile artık bizim için rutin bir yöntemden ibaretti. Bense gelip kapıya dayanmış ve, "Görüşmek istiyorum, bir de röportaj yapmak istiyorum. Yarın da Türkiye'ye geri döneceğim. Çok az da zamanım var" diyordum. Onlar haklıydı ama direnmeye devam ettim. Ve, "Peki lütfen kendisine bunu iletin o, ‘hayır' derse, geri dönerim" dedim. Genç görevli, "bunu yapamam, şu anda müsait değil" dedi. Sonra ekledi, "kendisi bu ara hem biraz rahatsız. Hem de günde ortalama 35-40 ziyaretçisi var" dedi. Kendisine müsait olana kadar bekleyebileceğimi, cevaba göre de hareket edeceğimi söyledim. Neyse ki, 5 dakika sonra genç görevli içeriye gidip bu bilgiyi paylaştı. Geri döndü ve, "Nuray Hanım sizinle görüşecek. Sizi bu süre içerisinde misafirhanemize alalım, biraz orada dinlenin" dedi.
 
Beni kapıda karşıladı
Ormanın içinde başka bir villaya gittik. Bu arada, "Belki sizinle akşam yemeğinde bir araya gelecek" doktorunun tavsiyesine göre hareket edeceğiz denildi. Ancak bir süre sonra, "akşam namazından ve yemekten sonra sizi kabul edecek. Size burada yemek ikram edeceğiz" diyerek yemek masası hazırlandı. Menüde yayla çorbası, kıymalı ıspanak ve mangalda et-közlenmiş domates ve biber vardı. Yemekleri ikram eden kişi, "Hocamız da aynı yemeklerden yiyor şu anda" demeyi ihmal etmedi.
Yemekten hemen sonra kapıya Gülen'in yardımcısı Cevdet Bey geldi ve arabayla Gülen'in yaşadığı eve doğru gittik. "Office" yazılı küçük binaların önündeki güvenlik kapısı açıldı bir süre ormanın içinde ilerledikten sonra yarı karanlıkta gördüğüm ahşap bir villanın önünde durduk. Ev kovboy filmlerindeki ahşap binalar gibiydi. Dış görünüşten yarı karanlıkta hatırladığım evin büyük verandası ve buradaki büyük uzun tik ağacından masa ve sandalyelerdi.
 
'Gelişim sorun yaratacaksa...'
Gazetecilik refleksiyle etrafa dikkat ederken kapının önündeki esas ayrıntıyı sonra fark ettim. Kapıda taburenin üzerinde biri oturuyordu(girişte). Yarı karanlıkta "güvenlik için görevli olabilir" diye düşünürken, ben yaklaşınca ayağa kalktı. Baktım ki, bu kişi Fettullah Gülen. Beni kapıda karşılıyordu. Rahatsızlığı nedeniyle de bir taburede oturmuştu. İnsan ister istemez kendisinden yaşça bu kadar büyük bir insanın ve son yıllarda ne kadar büyüdüğüne dair bilgilerin paylaşıldığı bir cemaatin liderinin böyle bir karşılama yapmasına şaşırıyor. Doğrusu, o anki şaşkınlığım çok büyüktü. İçeride (Gülen tanıştırınca öğrendim) doktoru (Elinde tansiyon aletiyle), İzmir Yamanlar Koleji Genel Müdürü vardı. Belli ki daha önceden belirlenmiş randevu ve kabullerdi.
İçeri geçtik. Burası büyük bir salondu. Tıpkı Anadolu'nun evleri gibi, Türk halıları ve klasik kadife koltuklarla döşenmiş salonun bir tarafında da, daha modern, oldukça uzun ve tekli koltuklardan oluşan ve koltuklar arasına sehpa görevi gören ahşapların da monte edildiği bir bölüm vardı. Oraya oturduk. Karşımda öylesine kibar, öylesine misafirine her haliyle önem veren biri vardı ki, bu beni sohbet boyunca çok şaşırttı. Sadece davranış biçimi değil, konuşmalardaki üslup da bu durumu tamamlayan bir başka unsurdu. Önce neden röportaj vermediğini söyledi. Ülkenin zor dönemden geçtiğinin farkındaydı ve bunun için üzgündü. Hem röportaj vermek için bir hazırlık yapması gerektiğini, hem de bu dönemde söyleyeceği her cümlenin, herkes tarafından farklı yorumlanıp bir de bu nedenle ülkede sorun yaşanmasını ya da yanlış anlaşılmalara neden olmak istemiyordu.
 
'Türban dinin ön şartları arasında yok'
Görünen o ki Yargıtay Ceza Daireleri Kurulu'nun "beraat" kararı kendisini çok mutlu etmişti. Ama yine de bu mutluluk ve rahatlama noktasında bile hassasiyeti ve dikkati elden bırakmıyordu. Sohbete başladım, o sohbet ediyordu ama ister istemez sohbet benden dolayı soru cevap şeklinde ilerliyordu. Baştan konuştuğumuz gibi, "off the record" sohbette her soruya açıklıkla ve çekinmeden cevap veriyordu. Detaylarla anlatıyordu. Laf dönüp dolaşıp elbette türbana geldi. Bu bölümü yazmakta sakınca görmüyorum çünkü kendisinin de dediği üzere, daha önce bu konudaki görüşlerini kamuoyuyla paylaşmıştı. Türbanın dinin ön koşulları arasında olmadığını ve bu konudaki görüşlerini daha önce medya aracılığıyla söylediğine vurgu yaptı. Anadolu'da halkın nasıl bir arada -türbanlı veya değil- birlikte sorunsuz yaşadığı konusunda hemfikir olduk. Ve söylediklerinden, türban ile ilgili gelen yasa değişikliğinin gündeme taşınması noktasında yanlış yapıldığını düşündüğünü anlamak zor değildi. Temel felsefesini "diyalog" üzerine kuran Gülen, her şey ve her konunun konsensüs ile yapılmasından yana olduğunu özellikle vurguluyordu.
Söz o günlerde ABD'deki oturma izni ve yurda dönüp dönmeyeceğine geldiğinde duygusaldı. 2009'a kadar ABD'de yaşamasıyla ilgili bir problemin olmadığını, bu durumun Türkiye'deki bazı medya organlarında yanlış aktarıldığını özellikle vurguladı. Ancak aklı Türkiye'deydi. Daha önce medyaya yansıyan Türkiye'den gelen toprakları nasıl kokladığını söyledi. Gözleri doldu. Dayanamadım sordum ve cevabını da aldım, elbette Türkiye'ye dönmek istiyordu ama şunu da ekliyordu: "Gelişim ülkemde sorun yaratacaksa, bu hasrete dayanmaya devam ederim".
 
İzmir'in yeri başka
Ancak bu cümle, Türkiye'ye bir an önce gelmek istememesi anlamına da gelmiyordu. En çok hangi şehri, nereyi özlediğini sorduğumda ise, "Hemen hemen tüm Türkiye'yi gezdim. Bazı yerlere iki kez gittim. Ama İzmir'in yeri başka. Orada çok kaldım. Çok anılarım var "dedi.
Bir saat hemen geçmişti ki, saat başı ölçülmesi gereken tansiyon için doktor görevdeydi. Tansiyonu ölçüldü ve 16 olarak doktoru kendisine söyledi. Sohbeti 15-20 dakika daha sürdürdük.
Bu arada ikramlar da gelip gitti elbette. Çay ve kuruyemiş ikramından sonra sütle yapılmış Türk kahvesi son ikramdı. Kendisine sohbet için teşekkür edip izin istedim. Ayrılırken de kapıya kadar yolcu etti� Konukları karşılama ve uğurlama özel bir öneme sahipti anlaşılan.

Referans gazetesi

Yorum (yok) Yorum yaz!

Kırık Mızrap yaşanan bir hayatın panoramasıdır.

12/7/2008 ·

Kırık Mızrap yaşanan bir hayatın panoramasıdır. Bu sebepten o hayatın incelikleri ve hassasiyeti nispetinde esere hassasiyet dokusu işlemiş ve o nispette erişilmezliği artmıştır. Hatta şairinin şu an bile alıp verdiği her soluk, sünnet-i seniye çizgisindeki ince eleyip sık dokuma keyfiyeti bu şiir iklimini daha da billurlaştırmakta ve erişilmez bir ufka çekmektedir.

Kırık Mızrap "Biz" merkezli olma hasebiyle hiçbir şairinkine benzemeyen şiirlerle doludur. Zira tarihte peygamberler, sahabilerden başka böyle "Biz" merkezli hayat yaşamış insan pek azdır. Söz yaşayışın bir yansımasıdır. Bu sebepten Kırık Mızrap'da sözler de o nispette "Biz" odaklıdır. Bu şiir kitabı bu sebepten üstün bir seviyeyi haizdir. Ondaki şiirler gibi şiir yazmak isteyenler şairi gibi aksiyon insanı olmalılar. Sonra yürekleri iyilik için çarpmalı. Daha sonra yetiştirecekleri kişileri nur ve ışıkla beslemeli. Ve onlara "dövene elsiz, sövene dilsiz gerek" prensibini ömür boyu bir amentü gibi ezberletmeli ve belletmeliler ki yaşanan bu hayat şiirlerin aksetsin ve bu şiirler ab-ı hayat keyfiyeti taşısın ve sadra şifa olsun. Ve sanat içinde sanat parıltılarıyla dolup taşsın.
Kırık Mızrap şairi "sanat toplum içindir" prensibini kendine şiar edinmiştir. Öyleyse diğer tarz şiir yazanlar zaten onun gibi şiir yazmak şansını kaybetmiş oluyorlar. Bu tarz şiir yazanlar da "Hüve ve Biz gel-gitleri" yaşamalılar. Ve Hakk'la beraber halk ile beraber olma özelliğini karakterleri haline getirmeliler. Belki de bu toplum içinde onları tanıma adına ve onların dertlerine deva bulma konusunda oldukça yerinde bir yaşayış tarzı veya üslubudur. Hak ve halk ile her an birlikte olma keyfiyetini vazgeçilmez bir düstur olarak kalp ve kafalarına yazmayanlar asla bu şiirler gibisini oluşturamazlar. Zira kısık nefes ve soluklar özünde bir şeylerin eksikliğini daima haykıracaktır. Söz cevheri paslanma ve küflenme emareleri gösterecek, beyan küsuf çizgileri taşıyacaktır. Tersinde de elmas ve altın gibi dayanıklı ve değerli eserler ortaya çıkacak ve zamanı aşan sözler südur edecek şairden.
Kırık Mızrap Kur'an'dan yansıyan bir sanat sağanağına sahiptir. Risale-i Nur'un ışığı ile örgülenmiştir. Risale-i Nur'u bu seviyede bilmeyen ve sırlarına vakıf olmayan ve hayatına hayat yapmayan elhasıl Kuran'ı anlama ufkuna ermeyen kişiler Kırık Mızrap'taki gibi şiir yazamazlar. Kırık Mızrap'ta öncelikle ele alınan, inanmış olmaktır. Yani kişi yazdıklarına inanmalıdır. Gözyaşlarıyla sulanmış sayfalar elbette kelimelerdeki billurluktan belli olur. Bu sebepten duruluk, akıcılık ve derinlik o nispette kendini belli eder. Gırtlağın üstünden çıkan sözler elbette derin olmaz. Kalbe ulaşmaz. Sığ ve samimiyetten uzaktır. Kırık Mızrap şairi bunu aşmıştır. Ve herkese bunu salık vermektedir. O örnek bir kişidir. Bir maneviyat lideridir. Ama maneviyatı maddeyi de kuşatmış ve istiap etmiştir. Işık ve nur şeklinde bir aydınlık bütün kalplere sirayet etmiş veya ediyor, hâlâ da etmektedir. Bu bir doğuştur. Bir baharın gülümsemesi, bir karanlığın yenilgisi ve ışığın fethi, nurun zaferidir. Cehaletin bitmesi ve ilmin otoritesini kurması ve dünya çapında gücünü ve hâkimiyetini göstermesidir.
Kırık Mızrap şairi bir nizam insanıdır. Ona göre yaşayışta intizam ve nizam çok önemlidir. Bu da şiirlerine gizli, ya da açık bir şekilde yansımaktadır.
Kırık Mızrap şairi planlı bir hayat yaşar. Dağınık bir yaşantısı yoktur. Programlı olan bu hayat elbette şiirlerine yansımakta ve eserlerinde ışıl ışıl görülmektedir.
Kırık Mızrap şairi boş söz söylememeyi kendine şiar edinmiştir. Şiirlerindeki muktesit tutum ve israftan uzak keyfiyet bunun remzi ve ispatıdır… (İleride bu konuda yeri gelince örnekler vereceğiz.)
Kırık Mızrap şairi Nebiler Nebisi gibi hüzün insanıdır. O'nun hayat panoramasını çizgi çizgi üzerinde, ruhunda, özünde tersim etmiştir. Bu sebepten şiirlerinde bu puslu hava, hüzünlü iklim, yağmur öncesi ya da yağmur sonrası keyfiyet her zaman vardır.
Kırık Mızrap şairi kafiyeperest değildir. Şiirin kurallarını iyi bilir. Şairinin binlerce şiir ezberinde olmasına rağmen duruluğunu, akıcılığını ve derinliğini kaybetmez mısralar… Yani kafiyeyi safiyeye tercih etmez şair. Gerçi ilim fazla oldukça onun şiirlere yansıması ve abanması da o nispette fazla olur. Mesela aşırı didaktik şiirler olabilirdi, olmamış. Ya da bu ilim seviyesinin tezahürü olarak ene merkezli bir tutum içine girebilirdi, girmemiş. Bunların her biri şairi adına bir zaferdir.
Kırık Mızrap şairi adeta içindeki zaferi dışa aksettirmiş gibidir. Yani yaşadığı hayatın ve iç panoramasının mısralara yansıması gözden kaçmayan hususlardandır. Hani topluma dönmek ve bu derece insanlara eğilmek ancak seyr-i süluktaki seyr-i minallah'ta vardır. Bu içtenlik ve sabitkadem oluş ve konuları seçmekteki kendinden emin tutum ise bu arşiye-ferşiye keyfiyetinin gerçek olduğuna bir değil binler imza gibidir.
Kırık Mızrap şiirleri şairin diğer yazıları ve kitapları ile karşılaştırıldığında adeta bir öz gibidir. Mesela Kalbin Zümrüt Tepeleri'ndeki keyfiyet ve muhteva Kırık Mızrap'ta da vardır. Hatta yazarın diğer makalelerinde de bu çizgileri ve önemli noktaları bizler görüp, bilip anlıyoruz. Bu da şiirlerin bir harmandan kaldırılmış veya demetlenmiş öz ve nadide söz, aşk ve sevdadan birer köz olduğunu bizlere ispat eder.
Sanat bir malzemedir. Mesela bir element nasıl toprakta vardır. Ama ağaçta da vardır. Aynı element kuşta da vardır. Hatta kuşların şâhı tavus kuşunda da bulunur. Ya da bir atom ya da zerre normal bir insanı vücudunda olduğu gibi, aynı madde bir velinin, hatta bir peygamberin vücudunda da bulunur. Ama bu bulunmalar farklı farklıdır. Özellikle ikinci misalde bir demir zerresinin nasıl mertebe katettiğine dikkat ediniz. Nasıl peygamberlerde zirveye taht kurduğuna nazar kılınız. Aynen öyle de bir sehl-i mümteni, bir cinas, bir tenasüp sanatını her şair az çok şiirinde kullanabilir. Ama aynı sanat bütün bir toplumu ilgilendiren, hatta geçmiş gelecek topyekün insanlığı, onların kaderini ilgilendiren bir kitapta daha farklı durur. Daha fersudedir, daha bir yüksektir. Bir tevriye sanatı bir şiirde nasıl durur. Bir hadiste öyle değildir duruşu ve gösterdiği misyonu. Daha farklı ve erişilmezdir. Kur'an'da ise artık beşeri kıstaslar ile ölçülemeyecek kadar yüksektir seviyesi. Aynı söz sanatı, hatta aynı kelimelerle örgülenmiş bir sanatlı söz işte böyle seviye kateder şiirde. Ben merkezli şiirde onun boyutu, buudu daha satıhta, biz merkezli şiirde ise alabildiğine vüsatli ve engin ve derindir.
Mesela benim çok sevdiğim bir şair olan Nef'inin Bahar Kasidesi'ndeki şu beyte bakınız:
"Esti nesm-i nevbahar açıldı güller subh-dem
Açsın bizim de gönlümüz saki medet sun câm-ı cem"

mısraında birinci mısradaki "bahar rüzgârı esti, güller açtı bahar demi" mânâsına gelen mısrada "dem" kelimesi kendi başına "dem bu demdir" anlamında, "sabah önemli bir demdir, andır, zaman parçasıdır" mânâsında yani "dem subh"tur gibi bir manaya da gelebilir. Birinci mısradaki "subh dem" kelimesiyle ikinci mısradaki "açsın" kelimesi birleştirilip "sabah vakti açsın bizim de gönlümüz" gibi bir mânâyı da içine alabilir. "Medet" kelimesinde durulursa "imdat" anlamına gelir. Sun cam-ı Cem kelimeleri de "cem'in kadehini sun" anlamına gelir ki bu şekilde mânâlar daha da çoğalır ve kesretle artar. Bu bereket söz israfını önler.

Şimdi biz bu şiirde bir işretten kesit görüp, temaşa ediyoruz. Burada bir misyon havası yoktur. Sadece üstü kapalı sözlerle anlatılan o dönem olabilir. Sultan Dördüncü Murat dönemi.

Bakınız Kırık Mızrap'ta şu mısraya: "Işık ordusu aydın nâsiyelerinde nur." İlk başta şair bir misyon ufkunun panoramasını çiziyor. Evet, konuyu kimsenin ele alamayacağı keyfiyette ve kemiyette bir noktadan bir meyve gibi koparıyor. Zira boyu oraya, eli o dala uzanıyor. Bu mesele çok önemli. Bu işin adamı olmadıktan sonra böyle bir konu seçmek gayet abestir. Ama hakkında şiir yazılacak kadar içten hissettiği ve şiirinde billurlaştırdığına göre bu konu onun has konusu ve o da bu işin vazifelisi olduğu bellidir.

Şimdi bu mısrada ne gibi bir beyan güzelliği var onu görelim. Öncelikle "ışık" kelimesinden sonra virgül koyulursa "ışık" özne olarak alınmış olur. Ordu ise ışığın ordusu yani ondan istifade edenler, onun yönettiği anlamına gelir. Bu yarı aydınlık veya tam aydınlık keyfiyet taşıyan varlıkların hepsini kapsar… Karanlıkta bile ışığın izdüşümleri yansımaları vardır ki bu yönüyle o geceye bile soluğunu salmış, elini uzatmış, bakışını yönlendirmiştir… Ve oraya bile mihmandarlık yapmaktadır.

Peki, bu virgüle göre biz nasıl bir mânâ çıkarırız mısradan. "Işık öyle bir ışık ki hem onun hem ordusu aydın ve nasiyelerinde, yani alınlarında nur vardır. Virgül ışık ordusu tabirinden sonra koyulursa bu sefer "Işık ordusu aydın, alınlarında yani nasiyelerinde nur vardır" olarak bir mânâ ortaya çıkar. Elhasıl biz bir ışık kelimesinden sonra ve bir de aydın kelimesinden sonra virgül koyup şiiri okuduğumuzda anlamlar kesretle artıyor ve hafif nüanslarla değişiyor, diyebiliriz. Böylelikle bir mısrada dört mısra kuvveti var oluyor.

Bu durum biraz evvelki Nefi'nin şiiriyle sadece sanat yönüyle değil seçilen konu itibariyle de farklar taşımakta ve şairi için bir zafer, bir zirve ufka taht kurmak mahiyeti içermektedir.

Şimdi şairin "Emeklemek" şiirindeki şu mısraına dikkat ediniz:

"Bu dünyada her mevsim ayrı bir bahar çağlar"

Buradaki anlamlar ise daha kesretli ve iç içe güzellikler sunmaktadır.

Mesela "Bu dünyada her mevsim ayrı/ bir bahar çağlar" şeklinde mısraı böldüğümüzde bu anlatılan mevsimin geldiği, solmayan çiçeklerin dünyaya taht kurduğu günlerin ayrı yani farklı bir güzelliği haiz, olduğu ve bir baharın çağladığını vurgulamış oluyor şair. Bir ikinci anlamı da "Çağların (asırların) bir bahar olduğu…" keyfiyetidir. "Bu dünyada her mevsim ayrı bir bahar/çağlar" şeklinde okuduğumuzda "Bu dünyadaki her mevsimin ayrı bir bahar olduğu ve çağıldadığı" vurgulanmış oluyor. "Her mevsim bu dünyada, ama ayrı bir bahar çağlar" şeklinde de mekâna işaret etmek açısından bir mânâ sunuluyor. Zaten mısraı düz okuduğumuzda anladığımız mânâ bellidir.

İşte bu dört, beş mısranın iç içe bir mısrada sıkıştırılmasıyla şair bizlere sözde iktisadı salıklıyor ve israfın bilhassa söz israfından kaçınmanın öğüdünü, nasihatini özümüze müşahhas misal ile takdim ediyor.

Kırık Mızrap'ta bir duru söyleyiş vardır. Bu fıtri bir Anadolu soluğudur. Mesela biz bazen halkın söylediği kelimeleri, hatta onların kullanma tarzıyla Kırık Mızrap'ta buluruz. Ateşten Sineler isimli şiirdeki "eskiki" kelimesi beni küçüklüğümdeki günlere götürürdü. Çağrışımıyla beni bazı hatıralara misafir ederdi. Gerçi şair yeni düzenlemelerinde bu kelimeyi değiştirmiş ama olsun. Ben bu kelimeyi sevmiştim. Sevmiştim zira onda Anadolu'yu bulmuştum. Bizi bulmuştum. Annemin sesini, babamın nefesini, dedemin konuşma tarz ve üslubunu bulmuştum.
Duruluk derinliğin başıdır. Duru olmayan bir su derin olsa da güzel değildir. Zira suyun duru ve temiz olanı tercih edilir. Şiirde de öyle. Kırık Mızrapta bazıları bu duruluk ardındaki kısmı görüyorlar. Bir dereye bakan insan eğer suyu göremezse veya ona ehemmiyet vermezse derenin taşlarını, toprağını görür. Böylece kıyıdaki taş ve toprakla dereyi ayırt edemez. Hâlbuki dere yatağından ziyade derenin suyu önemlidir. Kırık Mızrap'a bu gözle bakan bir insan hem duruluk ve hem derinliği bir anda temaşa eder.
Kırık Mızrapta N. Fazıl, Yahya Kemal, Tanpınar, Karacaoğlan, Erzurumlu Emrah, Yunus, Taşlıcalı Yahya, Baki, Fuzuli, Nefi, Nedim gibi nice şairlerin tesiri olduğu kesindir. Bu şairlerin şiirlerinin kâh coşkusu, kâh imajda orijinalite arayışı, kâh akıcılık ve bereketli söyleyişi, narinlik ve estetik incelikler taşıyan tarz ve üslupları yer yer okunmakta, temaşa edilmektedir. Ama özümsenmiş bir şekilde. Şimdi Siz "Gönül seni bulmuş ise/ Başkasını anar mı hiç/ Ateşine yanmış ise/ başka başka nara yanar mı hiç" mısralarında Yunus'un sesini duymuyor musunuz?
"Geliyor bir kır atlı/ Üveyk gibi kanatlı" şiirinde Nedim'in kanatlı söyleyişini, coşkun tarz ve üslubunu görüp, duymamak mümkün mü? Ya da "Ab-ı hayat içip ölümsüzlüğe ermişler/ Hülyalarında ışıltı, ufuklarında nur/ Daha burada varıp cennetlere girmişler/ Esiyor çevrelerinde üfül üfül huzur." mısralarında Baki'nin şuh edasını nasıl temaşa etmezsiniz? Veya "İç içe güzellik her köşe, iç içe ma'na,/Duruyor karşımda tabiat bir gül-i ra'na," mısralarında Yahya Kemal'in tarz ve üslubunun iç ritmini ve ahengini nasıl duymazsınız? Bu ve bunlar gibi etkiler bir nevi kendine güven duygusunun bir tezahürüdür. Zira şair bu sanat elementlerini yüksek bir seviyeye taşımaktadır. Elbette önündeki sofra için böyle bir zatın ufkuna çıkmak ve onun şiirinde yer almak büyük bir paye ve bu kadar mühim bir kitlenin dimağına, ruhuna sinmek, onlara ışıktan ve nurdan mesajlar sunmaya vesile olmak büyük bir armağan ve Hakk'ın o şaire veya şairlere önemli bir lütfudur.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Gülen Hocaefendi dönecek mi?

27/6/2008 ·




Hocaefendi dönecek mi?


Adalet konusunun neredeyse birinci sıradaki toplumsal tartışma haline geldiği bir zamanlamada herkes adına sıklet dağıtıcı bir havalandırmaya sebep oldu.

Demokrasilerde her kurum tartışmaya açık ve hesapverilebilirlik kuralına göre işler. Sadece yönetim ya da yasama temsilcileri değil, bürokrasi, mahalli idareler, ekonomik kurumlar hatta sivil inisiyatifler bile bu şeffaf tartışma ortamının muhataplarıdır. Ama adaletin işleyişi söz konusu olunca, onun etrafında kümeleşen şüpheler hepimizi, her şeyi altüst eder. Hukukun ortadan kalkması değil, hukukun aksak ya da ağır işlemesi de değil, hukuk hakkındaki en ufak hatta gayri ciddi bir şayia bile toplumsal güveni sarsar. Zira adalet beklentisi, çok temel hayati bir beklentidir: En alttaki adamın en temel beklentisi. Bir yetimin gece açık kalan üstü kadar, cami avlusuna terk edilmiş kundaktaki bebeğin yürek sızlatan üşümesi kadar en dipteki ihtiyaçtır adalet. Su gibi, ekmek gibi… Yani, adaletin işleyişi hakkındaki kötü şüphelerin karşılığı düpedüz açlığa, susuzluğa, çıplaklığa denk bir yoksunluğu işaret eder…
-
Fethullah Gülen hakkında ilkin Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin, sonra Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin ardından da Yargıtay Ceza Daireleri Genel Kurulu'nun verdiği beraat kararı, hukuki ve sosyolojik olarak değerlendirilecektir. Hatta adaletin bizatihi kendi içinden gelen jürokratik birtakım baskılar altında kendi kendini töhmete soktuğu şu günlerde, Gülen’in aldığı beraat kararı, yeni ve umutlu bir dönemin açılacağı hakkında ışık olarak da yorumlanacaktır. En azından ben bir hukukçu olarak bunu umut etmek istiyorum.

Fakat bahsetmek istediğim başka bir şey bugün. Hocaefendi’nin uzun ve samimi mülakatını okurken, yapılacak tüm sosyolojik yorumları geçiyorum. Cümleler içinde bir çocuk safiyetiyle akan arı-duru yurt özlemi, gurbette beklemekten sızlayan gönül ve çok belli etmese de kavuşmayı dileyen ruh hali beni çok etkiledi…

Kendisiyle tanışmıyoruz. Cemaatten değilim. Maalesef başka bir cemaatim de yok. Ama kaleme aldığı dua mecmuasını (kulubu’d daria) her gece okurken, sanki zaten hiç gitmediği, hep burada olduğu düşüncesine kapılıyorum. Sanki kendisini tanıyormuşum gibi geliyor. Hatta bir gün göz göze gelsek kendisi de beni hemen tanıyacakmış gibi geliyor. Yani yaşınız ilerledikçe, yenilgi, ayrılık, ölüm, hastalık, gurbet size daha çok çatar oldukça, galiba biraz böyle oluyor. Kısık sesle ve gecenin içlerinde bir başına ettiğiniz dualar, arkadaşınız kesiliyor. Yüzünü hiç görmediğiniz ruhlarla bir dostluk ünsiyet buluyorsunuz. Ben Hocaefendi’yi hiç görmedim.

Hocaefendi bugün dünya üzerine yayılmış binlerce gönül erinin, öğretmenin ve idealistin gözbebeği hükmündedir. Şüphesiz ki bu sevgi haresi aynı zamanda kendisi üzerinde büyük bir sorumluluktur. Bu ağır sorumluluğu hissederek söylenmiş cümleleri aynı zamanda milyonları teskin edecek bir alçakgönüllük olarak okudum mülakatında. Kendisine karşı tertip edilen tüm haksız ve yorucu baskıları, kopartılan feveranları “hakkım helal olsun” şeklinde tek kalemde siliveren müsamahasına da mesela, hayret ettim. Fakat küçük bir not da var bu helalleşmenin ardında; Allah'ın ve Peygamberin hakkı başka, o hakkı kovuşturacak olan mahkeme bizi aşar, diye düşülmüş kısa bir not…
Benim gibi hukuki mücadele ve sivil inisiyatif dili üzerinden gidenlerin çok da yakın olmadığı bir dil bu. Ama ne yalan söyleyeyim dini açıdan imrenilecek, örnek alınacak bir izleği de hatırlatıyor bana. Hz.İsa’yı mesela. “Bilselerdi yapmazlardı, bilmedikleri için zulmediyorlar” diyen masum ve mazlum Ruhullah’ın Müslümanlar olarak hepimize emanet ettiği zorlu ve sabır isteyen bir yoldur bu… Tüm dünya haksızca ve olanca gazabıyla üstünüze yürüyecek ve siz hâlâ mütebessim ve alçakgönüllü bir halle umuttan ve barıştan yana koyacaksınız tavrınızı… Hocaefendi’nin uzletten ve takvadan yana bu hali oldukça etkileyici. Bu dille kıyaslarsam, kendimi sabırsız ve asabi buldum bir kere daha… Onun bu halinin bir tür dirençsizlik, bir tür baskıya boyun eğiş, bir tür zulüm karşısında sessiz kalış olduğunu düşünenler de olacaktır. Ama mülakatı boyunca tekrar ettiği Rıza’yı sadece Allah’tan bekleme haliyle de düşünülmesini isterim bu mevzunun. Başa gelenin en nihayetinde kader ve imtihan olduğu bilgisi, sadece zulme ve zalime odaklanmış bizim gibi itirazcı zihinler için çok önemli bir başlık olsa gerek.

“Ben dıştan ithal edilmiş ve milletin başına musallat olmuş tufeylilerden değilim. ülkemin çocuğuyum ben. Onun bir avuç toprağını dünyalara değiştirmem. Bütün Amerika’yı verseler, Korucuk Köyü (kendi köyü), fakir bir köydür, ben o köyü vermem” derken içinde koşuşan o tertemiz çocuk ruhu mesela… Bir an evvel memleketine kavuşmak isteyen, kır çiçeklerini, dağını, taşını özlediği yurdu için yanan tutuşan bir insanın fotoğrafı değil mi?

“Yahya Kemal’in, bir şiirinde dediği gibi; “Bizden olmayanlar bizi anlamazlar.” Esas o toprağın çocuğu olmak lazım ki, o toprağı koklaya koklaya yetişmiş olmak lazım ki, eğile eğile onun çaylarından su içmiş olmak lazım ki, onun kırlarında koşmuş olmak lazım ki, onun çiçeklerini koklayarak büyümüş olmak lazım ki, Anadolu’yu bilmek lazım ki sizin hissiyatınızı anlasınlar. Sizden olmayanlar sizi anlayamazlar” diyor gurbetin, sürgünün sökün ettirdiği kalp sızılarıyla…

Bendeniz, onun yurdunu çok özlediğini, bir çocuğun annesini özler gibi özlediğini düşünüyorum. “Burnumun direği sızladı” derdi büyükannem. Sosyoloji ve hukukun anlayamayacağı bir cümle bu. Biliyorum. Ama hissettiğim tam da budur.

SİBEL ERASLAN/VAKİT

Yorum (yok) Yorum yaz!

Bir Hatıra

12/6/2008 ·

Sevgili Dostlar,

Ramazan bayramını da arkada bıraktığımız şu günlerde, -elhamdülillah- bir kere daha "İkindi Yağmurları" ile yıkanmaya, en gür bir seda ile seslendirilen "Diriliş Çağrısı"nı yeniden duymaya ve eskiden olduğu gibi "Bamteli"mize dokunan sohbetlerle "Kırık Testi"mizi doldurmaya başladık.

Hemen her ikindi sonrası Muhterem Hocamıza birkaç soru soruyor ve ondan aldığımız cevapları yazılı ve sözlü olarak sizinle de paylaşmaya devam ediyoruz. Hüzünlü Gurbetin Muğteribi, bazen onbeş-yirmi kişilik bir muhatap kadrosuna karşı konuşsa da; biz, o sohbetleri aşk ve iştiyakla bekleyen daha pek çok gönül insanı olduğunu biliyor ve elden geldiğince vasıtalık vazifesini yapmaya çalışıyoruz.

Muhterem Hocamız, genelde karşısındaki muhatapları ne sorarsa onu cevaplandırıyor ve onların açtığı mevzularla alakalı duygu ve düşüncelerini dile getiriyor. Fakat, soru-cevap faslı başlamadan önce on-onbeş dakika kadar, ya salonda bulunanlardan birini görmenin, ya o anda duyduğu bir cümlenin, ya biri karşısında asılı bulunan, diğeri de yanındaki sehpada duran iki panoda sürekli değişen tabloların, ya da namazda veya tesbihatta gözlerini yaşartan bir mülahazanın tedai ettirdiği hislerini ve fikirlerini seslendiriyor.

Umumiyetle misafirlere ikram edilen çaylar bitene kadar devam eden bu fasılda, evvelen ve bizzat o salonda bulunanlara hitap ediliyor ve onların sıkıntıları, ızdırapları, dertleri ve devaları sayılıp dökülüyor. Selim bir kalbe yağan hakikat damlaları tekellüfsüz bir şekilde herkese mâl ediliyor.

Aziz Hocamız, bazen gözlerini kapatıyor, sesini kısıyor, sanki gönlünü bütün bütün ötelere açıyor ve -Cenab-ı Hakk'ın inayetiyle- oradaki herkese "Bunlar tam bana göreydi; bu sözlerin muhatabı benim!" dedirtip nefis muhasebesine sevkeden hakikatleri peşipeşine sıralıyor.

Ne var ki, hem belli bir konunun enine boyuna tahlili mahiyetinde olmayan, hem daha dar bir daireyi muhatap alan ve bir manada hususi sayılan, hem de çoğu zaman kısık bir ses tonuyla ve karşılıklı hasbihal şeklinde cereyan eden bu sohbet fasıllarını şimdiye kadar -gereğince- değerlendirememiş olmanın hicabını yaşıyoruz.

İşte, bu hususi muhaverelerden hiç olmazsa bundan sonra daha çok istifade etmek ve muhterem okuyucularımızın da istifadelerine sunmak için her hafta bir de bu köşede sizinle beraber olmak istiyoruz.

Allah nasip ederse, haftada bir kere de "Mukaddime" diyebileceğimiz soru-cevap öncesindeki fasılların bazılarını -not tutabildiğimiz kadarıyla- olduğu gibi nakletmeye çalışacağız.

Ayrıca, -yine dualarınız vesilesiyle Cenab-ı Hak muvaffak kılarsa- Hocamızın bir çay sırasında, yemek esnasında ya da üç-beş kişiyle hasbihal ettiği zamanlarda anlattığı ibretlik hatıraları da kendi dilinden birer ikişer aktarmaya gayret edeceğiz.

Vira bismillah...

Meseleleri Mesaja Dönüştürmeli

Üç-dört gün önce bir arkadaşımız, Türkiye'den gelen birkaç doktora öğrencisinin bir Amerikan üniversitesinde düzenledikleri Hazreti Mevlana'yı tanıtma programını ve sema gösterisini anlattı. Rektöründen dekanlarına, hocalarından talebelerine kadar bütün üniversite camiasının programa büyük alaka gösterdiğini ve herkesin çok memnun kaldığını belirtti. Bunu üzerine Muhterem Hocamız şunları söyledi:

Allah sa'yinizi bereketli eylesin, ihlasınızı artırsın. Gerçekten herkes çok alaka göstermiş, programda çok eğlenmiş ve salondan ayrılırken takdir hisleriyle dopdolu hale gelmiş olabilir. Ne var ki, bizim için asıl önemli olan husus kendi değerlerimiz hesabına gereken mesajı verip veremediğimizdir. Şayet, orada üzerinde durulan meseleleri tutarlı bir mesaja dönüştürememişsek, insanlar herhangi bir konser dinliyor ya da bale seyrediyor gibi dinler, seyreder, biraz eğlenir ve çekip giderler.

Eskiden, iki-üç insan çapında açılım olduğu zamanlarda bir-iki muallim arkadaşımız vardı. O muallimleri kendimize nisbetin ölçüsü de izafete bağlanabilir; onlar da ne derece işin göbeğine otağlarını kurmuşlardı Allah bilir. Fakat, onların hemen her zamanki mütalaaları şu olurdu: Acaba meselelerimizi anlatma ve her meseleyi mesaja çevirme adına nasıl bir girizgah bulabiliriz? Öyle makul bir şey olmalı ki talebe yadırgamamalı ve okulun genel havasına da aykırı olmamalı; fakat ben de başka şeylerle meşgul olmak suretiyle abesle iştigal etmiş sayılmamalıyım. Türkçe dersi veriyorsam, Edebiyat dersine giriyorsam ya da Matematik, Fizik, Kimya öğretmenliği yapıyorsam, müfredatın işaret ettiği hususları mutlaka öğretmeliyim, ama bununla beraber talebelerimin ruhunda kendi öz değerlerine karşı alaka uyarmayı da ihmal etmemeliyim.

En çok sordukları suallerden birisi buydu; hep kendi sahalarıyla ilgili münasip girizgahlar sorarlardı. Hemen her saha için mutlaka bir girizgâh araştırır ve bulmaya çalışırlardı. Hatırlarım, benim en çok zorlandığım husus Matematik'ten bu işin içine nasıl girileceği meselesi olmuştu. Matematik bütün ilimlerin temeli, esası; artık bugün belki pek çok yol bulunmuştur. Ne var ki, o ilk dönemde ondan girizgahlar bulunup kendi duygu ve düşüncemizi ifade etme fırsatı yakalama, müfredat programına bağlılık içinde ve milli eğitimimizin esaslarına ters düşmeyecek şekilde argümanlar ortaya koyma çok zordu.

Günümüzde de türlü türlü aktivitelere katılıyorsunuz; iftar veriyorsunuz, bayramlaşma toplantıları tertip ediyorsunuz ve bahsettiğiniz gibi semazenlere kendi kültürümüze ait bir güzelliği sergileme imkanı hazırlıyorsunuz. Fakat, şayet öz değerlerimizin kendi güzelliği ve şirinliği çerçevesinde, yanlış anlamalara meydan vermeyecek ve tepki uyarmayacak bir şekilde, gayet yumuşakça mesajınızı nasıl verebileceğinizi düşünmüyorsanız işi eksik yapıyorsunuz demektir. Ne yapıp edip programlarınızı kendi kültürünüzün esaslarını anlatma hususunda kabule karîn hale getirmeniz icap eder. Vakıa, hüsn-ü kabul görmesi beklenen, muvafakat edilen, hoşnut olunan, kabule yakın arkadaş ve makbul manalarına gelen "kabule karîn" tabiri daha başka mevzular için kullanılır ama bu mesele için de istimal edilmesinde bir mahzur olmasa gerektir. Evet, asıl üzerinde durmanız gereken mesele, muhataplarınızı mesajınızı dinlemeye hazır hale getirmek için programınızı nasıl icra edeceğiniz hususudur.

Aksi halde, davetinize icabet eden insanlar "Nefis bir-iki saat geçirdik burada, çok zevkli oldu, şimdiye kadar görmediğimiz çok zengince bir şeyi bize tattırdınız; böyle eğlenceli bir gösteriyi bir daha bekleriz." diyecek ve benzerlerine göre daha zevkli bir eğlenceden dağılıyor olmanın hazzıyla evlerine gideceklerdir. Oysa, size düşen, -eskiler istidradi derlerdi- satır aralığında ya da moda tabirle antr-parantez bazı şeyler anlatmak, eğlendirirken düşündürmek ve hoşça vakit geçirtirken aynı zamanda kalbde ve zihinde kalıcı tesir bırakacak bazı mesajlar da vermektir.

Bu mevzuda Siyer ve Megazi kitaplarında çok açık beyanata rastlamamakla beraber, değişik yerlerde pek çok ima ve işaret yakalamak mümkündür. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) değişik vesileleri değerlendirerek insanları bir araya getiriyor ve diyeceğini diyor. Mesela panayır panayır dolaşıyor, alacağı cevabı bildiği halde insanlara "Buraya niye geldiniz?" diye soruyor; "Ticaret için..." denir denmez, "Size buradakinden daha hayırlı ve kazançlı bir ticaret söyleyeyim mi?" mukabelesinde bulunuyor. Bütün münasebetlerini mesajını duyurma istikametinde değerlendiriyor. Hatice validemiz yakınlarını çağırıyor, onlara yemek yediriyor; Allah Rasûlü de o bir araya gelmeyi vesile sayarak dile getirmek istediği hakikatleri seslendiriyor. Bazı itirazlar olursa, uygun cevaplar veriyor; söyledikleri Allah'ın inayetiyle kimilerinin ruhunda olumlu makes buluyor, bazıları hemen hüsn-ü kabul gösteriyor; bir kısım kimseler de anlatılanları tepkiyle karşılıyor; fakat, Rasûl-ü Ekrem her fırsatı bu istikamette değerlendirmekten dur olmuyor.

Bu zaviyeden meselelere bakacak olursak, her şeyi meselelerimizi anlatmaya bağlamamız gerektiği zahirdir. Yalnış anlaşılmasın; bir çağrı hesabına olmayan bütün aktivitelerin boş ve faydasız olduğunu söylemek istemiyorum; fakat, yapıp ettiklerimizin abesle iştigal olabileceği endişesini taşımamız icap ettiğini anlatmaya çalışıyorum. Evet, Allah'a raci olmayan her şey bir yönüyle abesle iştigal etme demektir. Bir sözün, bir davranışın ya da bir faaliyetin abes sayılmaması için, ya doğrudan doğruya O'na işaret etmesi, O'na götürmesi, O'na ulaştırması, O'nunla insanlar arasındaki engelleri bertaraf etmesi, ya da aynı neticeye götürecek tali yollara açılıyor olması gerekir. Neyin, nerede, nasıl değerlendirileceği meselesine gelince; o, konjonktüre, şartlara, toplumun keyfiyetine ve kültür farklılıklarına göre beldeden beldeye değişiklik arz edebilir.

Bir dönemde kahvehanelerde camiye hiç gelmeyen insanlara açılma yolları araştırılmıştı, seneler sürmüştü o gayretler. İnsan kazanıldı mı, kazanılmadı mı; kazanılmadı diyemem. Orada da Allah'ın bir lütfu olmuştur. Aslında, bir kahvehanede oyun oynanıyorsa, oraya girip çay içmemeyi itiyad edinmişimdir. Fakat, inandığım hakikatler adına bazı şeyler anlatma ihtimaline binaen tavla oynanan, kumar kağıtları havada uçuşan bir kahvehaneye de girmiş, yanımdaki bir-iki arkadaşla beraber orada çay içmişimdir. Vermeyi düşündüğüm mesajın hatrına sigara dumanına da, zarın sesine de, o kağıtların -hele ben konuşmaya başlayınca- farklı bir ritimle yere indirilişine ve masaya vuruluşuna da katlanmışımdır.

"Keşke sevdiğimi sevse kamu halk u cihan,
Sözümüz cümle heman kıssa-ı Cânân olsa!"

demiş ve bir şekilde sözü Canan sohbetine getirmeye ve sevdiğimi herkese sevdirmeye çalışmışımdır.

"Afitâb-ı hüsn-ü hûbân akıbet eyler ufûl,
Ben muhibb-i lâ yezâlim "lâ uhibbü-l âfilîn"

diyen yanık insanın hislerine iştiraken, güzel yüzlerin güzellik güneşinin sonunda batıp gideceğini, dolayısıyla fani güzelleri değil, batmayan ve sonu olmayan güzeli sevmek gerektiğini herkese anlatmak istemişimdir.

Evet, batıp gidenler kalbi alakaya değmiyor; ben Lâyezâlin sevdalısıyım; gurub ve tulu' etme şanından olmayan, mevcudiyetini her an-ı seyyale hem de her şeyle hissetiren bir Zât'a meftunum. Gelin her fırsatta O'ndan bahsedelim, sözü O'nunla başlatıp O'nunla bitirelim. İşte, söz o zaman gerçek kıymetini bulur, zaman da değerlendirilmiş olur. O'nsuz bir söz artık bir sözdür; O'nun zikriyle kıymet kazanmayan dakikalar da ruhsuz zaman parçalarından ibarettir.

Şayet, bu esaslar faaliyetlerimizin rengini ve desenini belirlemiyorsa, yedirip içirmelerimizin, yapılan masrafların, harcadığımız zamanın ve boşuna ortaya konan onca çabanın hesabını sorarlar ötede!.. Hele ahirette boşa tüketilen zamanın hesabını vermek çok zordur. Zaman Allah'ın isimlerinden bir isimdir; Allah Rasûlü "Dehr'e sövmeyin" derken bu hususa da dikkat çekmiştir. Dehrin (zamanın) -izafî olarak- Allah'a nisbet edilmesinde önemli bir nükte vardır; demek ki o çok kıymetlidir ve onun kıymeti ancak rıza-yı ilahiyi tahsille karşılanabilir. Zaman, ancak rıza-yı ilahiyi tahsil mevzuunda en kestirme yol olan i'lâ-yı kelimetullah uğrunda değerlendirilirse gerçek kıymetini bulur.

...Ve Bir Hatıra

Aziz Hocamız ağrılarla kıvrandığı bir anda, hastalıkların Cenab-ı Hakk'ı daha derinden duymaya vesile olduğundan bahsederken şu hatırasını anlattı:

Çok ehl-i ızdırap gördüm. Fakat, hiç unutamayacağım bir enfes insanı Manisa'da vazife yaparken tanıdım.

Bir gün arkadaşlarım dediler ki; "Burada eskiden camide müezzinlik yapan biri vardı; onbeş senedir felç, yatağa mahkum yaşıyor."

"Haydi, onu ziyaret edelim." dedim; kalkıp daha önce hiç görmediğim o zatın evine gittim. Yetmişli yıllarda, altmış-yetmiş yaşlarında bir insandı. Pırıl pırıl bir yüzü ve kısa bir sakalı vardı. Öyle nuranî idi ki, sarılıp elinden ayağından öpesi geliyordu insanın.

Birinin yardımı olmadan yatakta o yana bu yana dönemeyecek durumdaydı. Bir de o sıralarda fıtık gibi bir rahatsızlık da her zamanki hastalığına inzimam etmişti. Katlanılması güç sancılarının olduğundan bahsetti, çok acı çektiğini anlattı; fakat, halini rapor ederken tebessüm ediyordu, hatta gülüyordu. Allah'tan gelene razı olduğu her kelimesinden belliydi. Konuşurken içinin sesini dile getirdiği anlaşılıyordu. Sözlerinin ses tellerinden değil, kalbinden geldiğini hissediyordunuz onu dinlerken.

Ağrı, sızı ve ızdıraplarından bahsederken bir aralık şöyle dedi:

"Hocam, o sancı bir tutunca bazen dayanılmaz gibi oluyor. İşte, tam o esnada Cenab-ı Hakk'ın mevcudiyetini ve beni görüyor, duyuyor, biliyor olduğunu öyle derinden hissediyor ve O'na öyle derin bir iştiyak duyuyorum ki burnumun kemikleri sızlıyor."

Izdırap demir pençesine alıp kıvrandırdığı zaman bile vuslat iştiyakıyla burnunun kemiklerinin sızlaması, gözlerinin dolması ve O'na iştiyak.. ne müthiş bir şey!..

Ben hayatımda öyle adam hiç görmedim desem hilaf-ı vaki beyanda bulunmuş olmam. Unutmam o zatı hiç... Bakın içimde bir imrenme var ona karşı. O duruma Allah maruz bırakmasın; fakat, onun gibi olmak maruz kalınan musibetlere katlanmaktan ve halinden hiç şikayetçi olmamaktan geçiyor.

Demek, dert rampasına çıkıp ızdırap kanadıyla dikey olarak Allah'a yükselen ne insanlar var. İsmail Hakkı beyin pederi Emin Efendi de, çok mübarek bir zattı. O da kanserdi; zor oturup kalkıyordu. Bir akşam namazı sonrası evine gittiğimiz zaman evvabîn kılarken bulduk onu. Hasta ve ayağa kalkamaz bir vaziyette olduğu halde evvabinini bile aksatmıyordu.

Sorma, hiç sorma; Hakk'a yakın ne kullar var, hiç sorma!...

Ötede o salih kullarla beraber olmayı istiyorsan, haline razı ol; her hadise karşısında feryad koparma.

"Dertliyim dersen belâ-yı dertten âh eyleme,
Âh edip ağyarı âhından âgâh eyleme! ..."

El-âleme ne diye dert yanıyorsun? Allah'ı insanlara şikayet etmenin manası ne? O'nun verdiğini defetmeye kimin gücü yeter?

 

tr.fgulen.com sitesinden alıntıdır.

Yorum (yok) Yorum yaz!